Cengiz ÇANDAR’ın “Tehlikeli hesaplar” Yazısı: Hükümet’in YPG’ye Saldırma İhtimali Var

1
838 kez

PKK’ya karşı başlatılmış olan “zincirleme bombardımanlar”, aslında HDP’yi baskı altına alma, yakın gelecekte Suriye’de PYD ve YPG’yi de hedef tahtasına oturtma niyeti taşıyan “açılım”ın “önsözü”dür.

Tayyip Erdoğan’ın “İncirlik” karşılığında Washington’dan aldığı “kredi kartı”nın “geçerlilik süresi” kimilerinin sandığı kadar çok uzun olmayabilir. ABD ile başlatmış göründüğü IŞİD’e yönelik ama besbelli ki “sınırlı” ve “gönülsüz” işbirliğini, esas olarak, bir “Türkiye-Kürt çatışması”na çevirdi ve bunu iç politikada kendi “iktidar mücadelesi” için koza dönüştürdü bile.

Türkiye’nin içinden çok net görünebilen bu “sapma”, dışarıdan da giderek daha geniş çevrelerce görülmeye başlanıyor. Batı dünyasının birçok kurumu ile devam eden sürtüşmeler, bir “balayı” içine zaten girmiş olmaktan çok uzak olan “Ankara-Washington ilişkileri”nde de ister istemez yansıyacaktır.

Saygın İngiliz haftalık dergisi The Economist, bugün yayımlanan sayısında bu konuda ön alıyor. “Türkiye ve Suriye” üst-başlığının altında “Erdoğan’ın tehlikeli hesabı” başlıklı yazısında akıl, izan ve sağduyu sahibi herkesin “içerden” görebildiğini görmüş.

Yazının son paragrafı, her biri doğru ama bugünkü Türkiye’nin “gerçekleri ile örtüşmeyen” talepleri ya da bir başka deyimle “temennileri” sıralıyor:

“Erdoğan’ın şişinmesi Türkiye’yi Ortadoğu cadı kazanının üzerinde kaynadığı odunların üzerine yerleştirme riski taşıyor. AK Parti Cumhurbaşkanı’nın planına kulak asmamalı, merkezcilerle bir koalisyon kurma işine koyulmalı ve Kürtlerle barış görüşmelerini canlandırmalıdır. PKK ise otuz yıldan fazla bir süredir sadece büyük acı üretmiş olan çatışmayı kesmek için ateşkesi tekrar ilân etmelidir. PKK artık eski ayrılıkçılığını terketmiş olduğuna göre, ademi merkeziyetçiliğin nasıl olacağı ve dil haklarına ilişkin müzakereler barış için en iyi ufku sunuyor. Eğer Türk ve Kürt silahları birbirleri yerine IŞİD’e doğrultulursa, bu, Türkiye, Ortadoğu ve dünya için daha iyi olacaktır.”

Peki, bu “uyarılar” ya da “istekler” veya “temenniler” niçin “gerçekçi” değiller?

Tayyip Erdoğan’ın Çin’e yanında taşıdıklarına yaptığı açıklamalardan ötürü; “MHP destekli ve erken seçim amaçlı” bir “azınlık hükümeti” kurulması ve bir an önce “seçime gidilmesi” hesabı güttüğü gayet net biçimde anlaşıldığı için.

Tayyip Erdoğan’ın niyeti, 7 Haziran gecesinden beri muhtemelen buydu. Zaman içinde, bu “niyeti”ni uygulayabileceği “oyun kurma”ya başladı. Kurduğu “oyun”, İncirlik karşılığı “Amerikan kredi kartı”yla “Kürtleri vurmak”; bu yolla “Çözüm Süreci” adını verdiği “çatışmasızlık hali” ve “ateşkes”i sona erdirmek; bu adımları atarak bir yandan MHP’nin elinde “anti-Kürt milliyetçilik” kozunu almak ve bir yandan da MHP’yi AKP’nin “yedeğine alarak”, Türkiye’yi adım adım seçimlere sürüklemekti.

Bütün bunlar yapılırken, CHP ile “iyi niyetlilik” fotoğrafları çektirilerek, sanki gerçekten bir koalisyon hükümeti kurulmak isteniyormuş gibi “oyalama turları” yapılıyor.

Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri yorum gerektirmeyecek kadar açık:

“… Koalisyon görüşmelerinden olumlu sonuç çıktı, çıktı. Çıkmadığı takdirde, hemen milli iradeye müracaat edelim ki, tekrar kararı millet versin ve böylece de şu andaki durumdan bir an önce kurtulmuş olalım.

Benim karşı olduğum kalıcı azınlık hükümetidir. Seçime götürmek kaydıyla bir azınlık hükümeti pekala mümkündür. Kendisine görev verilen bir partiye diğer bir partinin veya partilerin dışarıdan destek vermesi suretiyle oluşturulacak bir azınlık hükümeti ülkeyi seçime götürebilir.”

Ülkesinin “ulusal birliği”nden sorumlu olması gereken bir Cumhurbaşkanı, ülkesinin daha bir ay önce 6 milyon oy almış ve bunu özellikle “barışçı kimlik” sergilemiş olduğu için elde etmiş olan Türkiyeli bir siyasi partinin genel başkanı için şu sözleri sarfeder mi –hem de 2015’in “şiddet yüklü” Ortadoğu ve Türkiye ortamında- ?

“6- 8 Ekim olaylarında, şu anda sözüm ona milletvekili olan kişinin yaptıkları ortada… Şimdi dokunulmazlığın kaldırılması ve benzeri yaklaşımlarla farklı bir oyuna giriyorlar. Kararı parlamento verecektir. Bu zata şunu sormak lazım: ‘ABD ve AB’nin terör listesinde olan bir örgütü sen terör örgütü olarak ilan edebiliyor musun?’ Tam tersine bunlar Suriye de dahil olmak üzere terör yapılanmalarına sahip çıkma peşindeler.”

Sözünü ettiği kişi, 80 milletvekili ile TBMM’de temsil edilen bir partinin eş genel başkanı. 6-8 Ekim olaylarının, bizzat kendisinin “Kobani düştü, düşecek” diyerek müjde verir gibi ortalıkta dolaşmasına karşı doğan infial ile patladığını cümle alem biliyor.

Kendisi de biliyor. Ama, bunun günahını, bile bile, Selahattin Demirtaş’a yüklüyor. Hem de, “Kürt siyaseti”ni “barışçı kulvarlar”da yürütmek istediği için “Türkler’in” de artan ölçüde güvenini kazanmakta olan Selahattin Demirtaş’a.

Böylelikle, Türkiye siyasetinin son yıllarda “iç barış” açısından “en büyük kazanımı”nı akıl almaz bir hovardalıkla, “kişisel iktidar hesapları” uğruna harcıyor.

Dahası, Suriye’deki PYD’yi ve IŞİD’e karşı sahada en etkin güç olarak ABD ile “askeri işbirliği”ne sahip olan YPG’yi de “terör yapılanması” kategorisi içine alıyor.

Anlayacağınız, PKK’ya karşı başlatılmış olan “zincirleme bombardımanlar”, aslında HDP’yi baskı altına alma,  yakın gelecekte Suriye’de PYD ve YPG’yi de hedef tahtasına oturtma niyeti taşıyan “açılım”ın “önsözü”dür.

Şu sözleri bunu “satır arası gerektirmeden” ortaya koyuyor zaten:

“İşte şimdi Kuzey Suriye’de olan da yine tek devlete karşı bir girişimdir. Kuzey Suriye’de en doğudan Akdeniz’e kadar bir koridor oluşturma gayreti içindeler. DAİŞ, Cerablus’ta bu hesapların önünde onlara bir mani teşkil ediyordu, bu nedenle orada bir mücadeleye girdiler. Ancak Türkiye iyi terörist, kötü terörist oyununa müsade etmeyecektir, terörist teröristtir.”

Dikkat edilirse, Carablus’taki ve Rojava’daki IŞİD’i “terör yapılanması” olarak gördüğü PYD ve YPG’yi “engelleyen” bir güç olarak tanımlıyor. “Havuz medyası”nın “PYD, IŞİD’den daha tehlikelidir” yaklaşımının aslında, bizzat, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın görüşü olduğu ortada.

Bu “tehlikeli politika”, PKK’nın Türkiye’deki silahlı kolu bilinen HPG’nin Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesini üstlenmesi üzerine, hızla yürürlüğe kondu. Ve, üzerine serilen bir “meşruiyet örtüsü”yle Washington’u da yanına çeken, en azından nötr bırakan bir şekilde yürütülüyor.

Tam bu noktada, Ali Bulaç’ın önceki günkü Zaman’da “Hayra Alamet Değil” başlıklı yazısının şu satırları üzerinde düşünmekte yarar var:

“Polisleri öldürdüğünü açıklayan PKK’ya gelince! Bu hangi PKK? ‘Aktrollerin lideri’ KCK’nın yüzde 25’inin MİT mensubu olduğunu iddia ediyor. Böyle mi, bilemiyoruz… Daha ilginci aradan bir hafta geçtikten sonra PKK’nın bu eylemi üstlenmediğini açıklaması: Kandil’deki KCK Dış İlişkiler Sözcüsü Demhat Agit, Ceylanpınar’da iki polisin öldüğü saldırıyı PKK’nın yapmadığını açıkladı. PKK’nın daha öncesinde ve bu sırada benzer eylemler yapmadığını iddia etmiyorum ama operasyonlara gerekçe gösterilen Ceylanpınar’daki iki polisin şehit edilmesi olayı ve Suruç katliamı bana iç veya dış birimlerin provokasyonu olduğu izlenimini veriyor…”

Yani:

“Tehlikeli hesaplar”…

Cengiz ÇANDAR

RADİKAL.COM

1 YORUM

  1. cengiz çandar ingiliz ajanıdır. bunu bilmeyen yoktur. her söylediği ingiliz emperyalizmine hizmet eder.her söylediği bu ülkeye zarar verme amaçlıdır.emperyalizme hayır. bu ülkedeki türk-kürt-laz çerkez vb herkes bu emperyalist zulumun hedefindedir

CEVAP VER