Kadri Yıldırım Ölülere İşkence ve Mezarlara Saldırıyı Diyanet’e Sordu

0
977 kez

HDP Siirt Milletvekili Prof. Dr. Kadri Yıldırım, son günlerde cenazelere uygulanan işkenceyi soru önergesi ile Meclis’e taşıyıp bu konuda İslamî yaklaşımı esas alan bir önerge verdi. Ayrıca son günlerde ölülere ve mezarlıklara yönelik saldırılarla ilgili yazılı basın açıklaması yaptı. İşte o açıklamalar:

BASINA VE KAMUOYUNA (06. 10. 2015)

Türkiye halklarına çok görülen ve 400 milletvekili ile başkanlık sistemine kurban edilen barış ve çözüm sürecinin bozulmasından sonra 24 Temmuz 2015 tarihinden itibaren yeniden başlayan çatışmalı süreç günümüze kadar yüzlerce polis, asker, korucu, sivil ve gerillanın hayatına mal olmuştur. Bu bağlamda özellikle cenaze ve kabristanlara yönelik saldırılarda insanî ve İslamî değerlerin ayaklar altına alındığı vahşetlerin ayrıntılarını ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anlamlı suskunluğunu bugün itibariyle bir soru önergesiyle meclise taşımış bulunmaktayım. Burada Kürdistan’da “medrese” eğitimi görmüş ve  yüksek lisans ve doktorasını “ilahiyat” ilahiyat üzerine yapmış  biri olarak bilhassa meselenin insanı merkeze koyan İslamî boyutunu basın ve medyayla paylaşmak istiyorum.

 

İSLAM’DA CENAZE VE KABRİSTAN DOKUNULMAZLIĞI

 

İslam tarafından bin dört yüz yıl önce konulan “cenaze ve kabristan dokunulmazlığı” özellikle Kürdistan’da yürütülen kirli savaşta insanlık dışı uygulamalarla ayaklar altına alınmaktadır. Örneğin:

 

1) Hz. Peygamber Bedir Savaşı’nda öldürülen müşriklerin savaş alanında kalan cenazelerini defnetmeleri ve onlara saygısızlık etmemeleri için Müslüman savaşçılara talimat vermiş ve bu talimat yerine getirilmiştir.

 

2) Bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Neha Resûlüllahi Ani’l-Müsleti” (Allah’ın Resûlü cenazeye işkence yapmayı yasaklamıştır.) Dolayısıyla Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’nın cenazesine yapılan işkenceyi, iç organlarının çıkarılması vahşetini ve Emevi Sultanı Muaviye’nin annesi olan Hind’in onun ciğerini yemeğe kalkışmasını bir misilleme ve intikam vesilesi yapılmasına izin vermemiştir.

 

3) “İza reeytümü’l-cenazete fe qûmû” (Cenaze görürseniz ayağa kalkın) diyen Hz. Peygamber bir gün bazı sahabileriyle birlikte otururken bir Yahudinin cenazesini gördüğünde ayağa kalkmış, sahabiler “Ey Allah’ın Resulü bu bir Yahudi cenazesidir, niye ayağa kalkıyorsun?” deyince Hz. Peygamber “Eleyset nefsen?” (o da bir insan değil midir?) diye cevap vermiştir. Allah’ın Resûlü burada önemli olanın insan olmak olduğuna dikkat çekmiş ve insanın dünyadaki görüş ve inancının cenaze olarak ölümünden sonra saygı görmesine engel olmadığını vurgulamıştır.

 

4) Fıkıh kitaplarında “Cenaze” faslında şu hüküm açıkça geçmektedir: “Yecibü setrü aveti’l-meyiti” (Ölen kişinin avret yerlerini örtmek vaciptir.)

 

5) Yine fıkıh kitaplarında açıkça şu hüküm yer almaktadır: “Yahrümü’l-cülusü ale’l-kabri ve’l-meşyü aleyhi” (kabrin üzerinde oturmak ve yürümek haramdır.)

 

KÜRDİSTAN’DA CENAZE VE KABRİSTAN DOKUNULMAZLIĞININ İHLALİ

 

Hz. Peygamber’in bin dört yüz yıl önce kendisiyle en çok savaşan iki kesim olan Müşrik Arapların ve Yahudilerin cenazelerine ve kabristanlarına gösterdiği saygıyı “Saray”ın muhafızları namazları kılınan, üzerlerinde Kur’an-Yasin okunan ve mevlitlerle anılan PKK savaşçılarının cenazelerine ve defnedildikleri kabristanlara göstermemiş ve görüntüleri basına da yansıyan aşağıdaki kronolojik vahşet örneklerini sergilemekten çekinmemişlerdir:

 

10 Ağustos 2015 tarihinde Muş’un Varto ilçesinde çıkan çatışmada hayatını kaybeden Kevser Eltürk (Ekin Wan) adlı kadının elbiseleri çıkarılmış ve 15 Ağustosta çıplak bedeni teşhir edilmiştir.

 

16 Ağustos 2015’te Kars’ın Kağızman ilçesinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren üç PKK’linin elbiseleri çıkarılarak teşhir edilmiş ve güvenlik güçleri ayaklarıyla onların cesetlerine basarak poz vermişlerdir.

 

20 Eylül 2015 tarihinde Kars’ın Sarıkamış ilçesine bağlı Karabaş Köyü kırsalında yaşanan çatışmada hayatını kaybeden bir PKK’li ellerinden halat bağlanarak uçurumdan sarkıtılmıştır.

 

3 Ekim 2015 tarihinde Şırnak’ın Dicle Mahallesi’nde Hacı Lokman Birlik keskin nişancılar tarafından ayağından yaralandıktan sonra infaz edilmiş ve cenazesi zırhlı aracın arkasına bağlanarak yerlerde sürüklenmiştir.

 

 

 

 

AKP’NİN İSLAMÎ ANLAYIŞI EMEVİ-HARİCİ-SELEFİ-IŞİD ZİNCİRİNİN SON HALKASIDIR

 

Hz. Peygamber’den Hz. Ali’nin vefatına kadar Medine Sözleşmesi’ni esas alan eşitlikçi, özgürlükçü, devrimci ve sosyal adaletçi İslam anlayışı Emevilerle birlikte yerini köleleştirici, baskıcı, sınıfçı ve saraycı bir anlayışa bırakmıştır. Seyyid Kutub’un “el-Adaletü’l-İctimaiyye Fi’l-İslam” (İslam’da Sosyal Adalet) adlı eserinde yazdığına göre Kufe halkı Hz. Ali’ye bir heyet göndererek oturması için Kufe’de “el-Kasrü’l-Ebyad” (Ak Saray) adında bir saray yapmaya başladıklarını söyleyince Hz. Ali şöyle cevap vermiştir: “Ben sarayda oturmam. Şöyle bir araştırın ve Kufe’de en yoksul mahalle hangisi ise oradaki insanların kulübeye benzeyen evleri gibi bir ev bulun. Zira ben de onlarla birlikte böyle bir evde yaşamak istiyorum”.

 

Oysa Emevi Devleti’nin kurucusu olan Muaviye sağlığında oğlu “Yezid”i veliaht olarak tayin edip onun için biat almış ve böylece o zamana kadar nisbi seçimle oluşan halifeliği saltanata çeviren ilk kişi olduğu için “ben İslam’ın ilk sultanıyım” demiştir. Muaviye , Şam’da kendine “el-Kasrü’l-Ahdar” (Yeşil Saray) adında çok katlı ve çok odalı bir saray yaptırmış ve onun bu sarayına karşı devrimci bir mücadele veren Ebû Zer adlı sahabiyi Şam halkını kendisine karşı devrim yapmakla kışkırttığı gerekçesiyle Rebeze Çölü’ne sürgün ettirmiş ve bu çölde ölmesine neden olmuştur.

 

Muaviye’den sonrakilerin sürdürdüğü bu devletin en belirgin özelliği, baskıcı ve saraycı yönetimlerine karşı Ebû Zer çizgisinde devrimci ve eşitlikçi bir mücadele veren Ehl-i Beyt/Alevî direnişçileri işkenceyle öldürmeleri ve bununla da yetinmeyerek kimi zaman gizlice gömüldükleri mezarlarını tahrip ederek çıkardıkları cenazelerini darağaçlarına asarak teşhir etmeleridir. Bu zihniyet bugün IŞİD ve AKP/SARAY muhafızları tarafından Rojava ve Bakur’da hem Alevî hem de Sünnî Kürtlerin cenazelerine uygulanan işkence ve kabristan tahribatlarıyla devam etmektedir. Bizzat kendim okuduğum IŞİD’in Arapça bir bildirisinde Kürtlere ve Alevilere yönelik şu cümleleri dikkatlere sunuyorum: “Yezîd Kaidüna; Hüseyin Adüvvüna; Senülhiquküm bi Hüseyniküm!” (Yezid bizim komutanımızdır; Hüseyin Düşmanımızdır; Sizi Hüseyninizin yanına göndereceğiz!)

Hz. Ali’nin Kufeli yoksullardan utanarak ve dolayısıyla İslam’ın sosyal adaletine aykırı bularak oturmadığı “Ak Saray”da bugün oturanlar, onların vezirleri ve bir aygıt gibi yönlendirdikleri Diyanet Hz. Ali’nin anlayışını değil, Muaviye’nin “Yeşil Saray” anlayışını temsil etmektedirler.

 

DİYANETİN SUSKUNLUĞU VE AYMAZLIĞI

 

İçinde bulunduğumuz çatışmalı süreçte cenaze ve kabristan dokunulmazlığını esas alan İslamî prensipleri barbarca ihlal eden zihniyete karşı Diyanet’in suskun kalması onun da bu süreci benimsediği ve müdahil olduğu ya da dahil edildiği anlamına gelmektedir. Aksi takdirde güvenlik güçlerinin çatışmalarda öldürülen kişilerin cenazelerine işkence yapmaları, öldürülen kadınların elbiselerini soyarak çıplak cenazelerini sokağa atmak suretiyle kadın mahremiyetini çiğnemeleri, cenazeleri halatlarla uçurumlara sarkıtmaları ya da zırhlı araçların arkasından sürükleyerek parçalamaları ve cesetlere basarak poz vermeleri karşısında nasıl suskun kalabilirdi! Tüm bu yapılanlar İslam’a göre zulümdür ve bunu yapanlar zalimdir. İslam Peygamberi’nin “haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır” ve “cihadın en üstünü zalim sultana karşı hakkı haykırmaktır”  hadislerini Diyanet nasıl hatırlamıyor? Ama aynı Diyanet aldığı Sultan fermanıyla “Feda Hutbesi” adı altında yoksul halkların asker ve polis evlatlarını şehitlik perdesi altında ölmeye ve öldürmeye teşvik etmede bütün hünerini sergileyebiliyor.Tüm bu olup bitenlerin kendisi de bir Kürt olduğunu ve Kürdistan medreselerinde ilim tahsil ettiğini bildiğim, yakından tanıdığım ve yaptığımız sözel sohbetlerde orta derecede Kürtçe bildiğine şahit olduğum Diyanet Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in inisiyatifi dahilinde olduğuna inanmak istemiyorum! Diyanet’in böyle bir süreçte “Feda Hutbesi” yerine “Veda Hutbesi”ni okutması daha uygun olmaz mıydı? sorusunu Sayın Görmez’e soruyorum ve cevabını bekliyorum. İktidarın yön ve istikamet verdiği bağımlı bir Diyanet mi, yoksa gerektiğinde iktidara yön ve istikamet veren özerk bir Diyanet mi? Hanefi mezhebini ve Türk-İslam Sentezini esas alan tekçi bir Diyanet mi, yoksa bütün inanç, din ve mezheplerin temsilcilerini içine alan “Din ve İnanç İşleri Kurulu” mu? Hangisi olsun?

 

NOT: Güvenlik güçlerinin cenaze ve kabristan dokunulmazlığını ayaklar altına alan saldırı ve işkencelerin benzerlerini çatışma sürecinde asker ve polislere yönelik PKK yapmışsa onun için de bir basın toplantısı düzenleyeceğimi ilan ediyorum. Bu konuda elinde bir belge ve görüntü olan varsa buyursun ileri gelsin.

 

                                                                                              Prof. Dr. Kadri YILDIRIM

                                                                                                  HDP Siirt Milletvekili

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Ahmet DAVUTOĞLU tarafından Anayasa’nın 98 inci ve TBMM İçtüzüğünün 96 ncı ve 99 uncu maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

Kadri YILDIRIM

Siirt Milletvekili

 

 

Türkiye’de 24 Temmuz 2015 itibariyle başlayan çatışmalı süreç boyunca basına yansıyan görüntü ve haberlerde her gün insanlık onurunun ayaklar altına alınışına tanık olmaktayız. Bu süreçte genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk-yetişkin, asker-gerilla-polis hemen hemen her kesimden insanımız etkilenmiştir. Aynı şekilde bölgeden güvenlik güçlerinin bu süreçte hukukun dışına çıktıklarına dair yoğun iddialar gelmekle birlikte, ortaya çıkan vahşetin görüntüleri insanlık onurunu ayaklar altına almaktadır. Basına yansıyan haber ve fotoğraflarda; işkence, hakaret, küfür, infaz başta olmak üzere vicdanları yaralayan her türlü vahşet ve hukuksuzluk görülmektedir. Kürt coğrafyasında yaşanan bu tür vahşet olaylarının müsebbiplerinin “halkı kin ve düşmanlığa sevk etmek” suçunu işledikleri apaçıktır. Çünkü Kürt bölgesinde yaşanan sivil ölümler, infazlar, işkence ve ağır hakaretler ikinci bir Kobanê travması yaratmaktadır.

Bu süreçte; 10 Ağustos 2015 tarihinde Muş’un Varto ilçesinde çıktığı belirtilen çatışmada Kevser Eltürk (Ekin Wan)  adlı PKK’li kadın yaşamını yitirmiş ve 15 Ağustos 2015 tarihinde Kevser Eltürk adlı kadına ait olduğu söylenen çıplak bir kadın bedeni Varto sokaklarında teşhir edilmiş, ulusal ve uluslararası sözleşmeler başta olmak üzere tüm evrensel ve insani değerler ayaklar altına alınmıştır. 16 Ağustos 2015 tarihinde Kars’ın Kağızman ilçesinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren 3 PKK’li de elbiseleri çıkartılarak teşhir edilmiş ve güvenlik görevlilerinin ayaklarıyla cesetlere basıp poz verdikleri görüntüler basına yansımıştır. 20 Eylül 2015 tarihinde Kars’ın Sarıkamış ilçesi Karabaş köyü kırsalında yaşanan çatışmada yaşamını yitiren bir PKK’li ellerinden ip bağlanmak suretiyle uçurumdan sarkıtıldığı fotoğraflar da basında yer almıştır. Şırnak’ın Cizre ilçesinde de 8 gün sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, bu süreçte 35 aylık bir bebek ve 70 yaşındaki bir yurttaş başta olmak üzere 23 sivil yaşamını yitirirken ablukadan dolayı gömülemeyen 10 yaşındaki bir kız çocuğunun cesedi kokmaması için buzdolabına konulmuştur. Son olarak da 03.10.2015 tarihinde, saat 00.00-01.00 arasında Şırnak’ın Dicle mahallesinde Hacı Lokman Birlik adlı yurttaş keskin nişancılar tarafından önce ayağından vurulmuş, daha sonra yanına yaklaşan güvenlik güçleri rastgele tarayarak yaralı yurttaşı infaz etmişlerdir. Hacı Lokman Birlik’in Akrep türü zırhlı aracın arkasına bağlanıp şehirde yerde sürüklendiği görüntüler herkes tarafından görülmüştür.

Barışın mümkün olduğuna inandığımız için hiçbir gencin ölümünü asla kabul etmememize karşılık Başbakan olarak şahsınızın katıldığı ve “Teröre karşı sivil inisiyatif” adlı bir toplantıda yaptığınız konuşmadaki, “Sizler ve bizler gerektiğinde bu vatan, bu vatanın birliği, bu milletin huzuru, gelecek nesillerin geleceğinin parlak olması için evlatlarımızı da kendimizi de feda etmeye hazırız” sözleri üzerine Başbakanlığınıza bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı’nca 81 ildeki camilerde hutbede okunmak üzere yazılan “Feda Hutbesi”nde “Bir görev, bir sorumluluk, bir zorunluluk değil, bir gönüllülüktür fedakârlık; kişinin ulvi bir gaye uğrunda kimi zaman malından, kimi zaman uykusundan, kimi zaman rahatından, kimi zaman da canından vazgeçebilmesidir. Milli ve manevi değerlerimize karşı fedakârlık; din, vatan, bayrak için candan, anadan, yardan geçebilmektir.’’ sözlerine yer verilmiştir. Aslında söz konusu bu hutbe bir nevi Diyanet İşleri Başkanlığının çatışmalı sürece müdahil olduğunun ilanıydı. Başbakanlığınıza bağlı Diyanet İşleri Başkanlığının bu savaşa müdahil olmasından dolayı bunun Kuran-i Kerim ve Hadis-i Şerif üzerinden bir dayanağının olup olmadığını toplum merak ediyor. Özellikle insanlık onurunun ayaklar altına alındığı ve vicdanların yaralandığı bu vahşet ve dehşet ortamında dini kurumların yatıştırıcı bir müdahil olmasını beklerken Diyanet İşleri Başkanlığının sessiz kalması düşündürücüdür. Burada son günlerde yaşanan vahşetlerin kime ve kim tarafından yapılırsa yapılsın dini hassasiyetin ve insanlık onurunun asla kabul edemeyeceği bir bağlamda duruş sergilemenin gerekliliğine inanıyoruz.

 

Bu bağlamda;

 

1 – Hacı Lokman Birlik adındaki gencin cansız bedeninin zırhlı aracın arkasına bağlanıp yerde sürüklenmesine ve bir ölüye nasıl ağır küfürler edildiğine Başbakanlığınıza bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı da şahitlik etmiştir. Bu kapsamda Türkiye sınırları dahilindeki Kürt bölgesinde son haftalarda yaşanan buna benzer görüntüler karşısında Başbakanlığınıza bağlı olan Diyanet İşleri Başkanlığının görüşü nedir? Diyanet İşleri Başkanlığınca bu tür durumların yaşanmaması için herhangi bir çalışma var mıdır?

2 – Diyanet İşleri Başkanlığı, 24 Temmuz 2015 tarihinde başlayan bu çatışmalı sürece müdahil midir? Değilse, 14 Ağustos 2015’te 81 ildeki camilerde okunan hutbenin Başbakan olarak şahsınızın “Evlatlarımızı da kendimizi de feda etmeye hazırız” ifadelerinden hemen sonra bir “Feda hutbesi” olarak  “Milli ve manevi değerlerimize karşı fedakârlık; din, vatan, bayrak için candan, anadan, yardan geçebilmektir” vurgularıyla yazılmasının amacı nedir?

3 – Birkaç aydan beridir devam eden bu çatışmalı sürece Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran-i Kerim ve Hadis-i Şerif referanslarıyla mı yoksa Başbakanlığınızın belirlediği politikalar üzerinden mi müdahildir? Eğer ki Başbakanlık makamı olarak Diyanet İşleri Başkanlığının böyle bir durumda taraf olmadığını iddia ediyorsanız, acaba Başbakanlığa bağlı bir kurumun bağımsız hareket etmesi anayasal açıdan mümkün müdür?

4 – Velev ki Diyanet İşleri Başkanlığı “tarafsız ve bağımsız” olmak gibi gerekçelerle bu tartışmalardan uzak duruyor olsun. Bu durumda Hz. Muhammed (SAV) “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” buyururken Müslüman’ın zulüm karşısında susması uygun mudur?

5 – Kuran-i Kerim’de Nisa Suresi’nin 128.  ayetinde  “Barış daha hayırlıdır” ve Bakara Suresi’nin 208. ayetinde “Hepiniz topluca barışa giriniz” buyurulduğu halde Diyanet İşleri Başkanlığı, Kürt sorununda taraflar arasında adil bir çözüm ve barış çağrısında bulunmayı düşünüyor mu?

6 – Kuran-i Kerim’de Hucurat suresinin 9. ayetinde “Eğer müminlerden iki grup birbirileriyle çarpışırlarsa, hemen aralarını bulun barıştırın! Şayet biri ötekine saldırıyorsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla mücadele edin. Eğer dönerse, yine adaletle aralarını düzeltin ve hep insaflı olun. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” buyuruyor. Bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığının barış çağrılarına karşı susması doğru mudur? Diyanet İşleri Başkanlığı neden susmaktadır?

7 – Gerekçede de belirttiğimiz gibi insanlık onuru ve vicdanının kabul edemeyeceği bir vahşet yaşanıyor. Aynı şekilde Hz. Muhammed (SAV)’in öz amcası Hz. Hamza (A.S) katledilip iç organları çıkarıldığında bile Hz. Muhammed (SAV) bunu bir intikam vesilesi yapıp da savaştığı hiçbir topluma karşı bu yöntemlere başvurmamıştır. Bu münasebetle Diyanet İşleri Başkanlığı olarak Kürt bölgesinde basına yansıyan uygulamalar karşısında tavrınız ne olacaktır?

8 – İslam hukukuna göre sivilleri öldürmek, cesetlere zulmetmek ve işkence yapmak yasaklanmışken Diyanet İşleri Başkanlığı bir kadının öldürülüp çırılçıplak cesedinin sokağa atıldığı, öldürülen insanların elbiselerinin çıkarılıp ayakla üstüne basıldığı, ölüye bile ağır küfürlerin edildiği ve infaz edilen gencin zırhlı aracın arkasına bağlanıp yerde sürüklendiği gerçeği karşısında bir kınama mesajı yayınlayacak mıdır?

9 – Kürt halkının ülkenin birliği içinde dile getirdiği taleplerin terörize edildiği bir ortamda Kürtlere yönelik saldırılarda güvenlik güçlerinin anonslarla ölülere bile ağır küfürler ettiği ve halkı tehdit ettiği de basına yansımaktadır. Oysa Hz. Muhammed (SAV) yanından geçen cenazeye saygıdan dolayı ayağa kalkmıştır. Bu cenazenin bir Yahudi’ye ait olduğu bildirilince Hz. Muhammed (SAV) “Bu da bir insan değil mi?” demiştir. Bu kapsamda Başbakanlığınıza bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu tür olayların yaşanmaması için bir “İnsanlık onuru ve barışın kutsiyeti” hutbesi hazırlamayı düşünüyor musunuz?

10 – Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı, Başbakanlığınıza bağlı olmasından dolayı yaşanan bu tür toplumsal olaylar karşısında Kuran-i Kerim ve Hadis’i Şerif referanslarıyla hareket edip tutum belirleyemez durumdaysa; bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığının özerk bir statüye kavuşması daha doğru değil midir?

 

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER