İbrahim Sediyani: “HDP hayâl kırıklığı yaşamadı, yaşattı!”

0
1.201 kez

7 Sabah’tan Hacer Korkmaz, Kürt aydını İbrahim Sediyani ile konuştu…

 

Oldukça hareketli ve bir iç savaş ortamında geçen gerilimli seçim sürecini geride bıraktık. 1 Kasım Genel Seçimleri’nde AK Parti yeniden tek başına iktidara gelirken, HDP barajı kılpayı aşmayı başardı. Meclise giren diğer iki partiden CHP oy oranını ve sandalye sayısını olduğu gibi korurken, MHP milletvekili sayısını yarı yarıya kaybetti ve seçimde en ağır yenilgiyi alan parti oldu. Seçim sonucunda ortaya çıkan tabloyu ve bundan sonra Türkiye’yi nasıl bir siyasî geleceğin beklediğini Kürt aydını İbrahim Sediyani ile konuştuk. AK Parti’ye ve HDP’ye ağır eleştiriler yönelten gazeteci – yazar Sediyani, bu iki partiye önemli tavsiyelerde de bulunarak, AK Parti ve HDP için “yol haritası” çizdi.

* * *

     – 7 Haziran seçimleri üzerinden 5 ay geçti ve halk yeniden sandık başına gitti. AK Parti’nin zaferiyle ilgili değerlendirmeniz nedir?

Öncelikle seçim sonuçlarının ülkemize ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum. Allah-û Teâlâ üzerinde yaşadığımız coğrafyanın insanlarına her şeyin en güzelini versin inşallah. Bu cennet toprakları ve üzerinde yaşayan cefakâr insanları her türlü kötülükten ve musibetten korusun.

Seçimde tek başına iktidar olma başarısı gösteren AK Parti’yi ve onca zorluğa ve baskıya, onlarca saldırı ve karalamaya rağmen azim ve sebatla demokratik mücadelelerine devam edip % 10’luk seçim barajını aşma başarısı gösteren HDP’yi tebrik ediyorum. Diğer partileri de – barajı aşsın veya aşmasın – bu yarışın içinde oldukları ve bir zenginlik olan farklılıklarımızı daha da arttırdıkları için kutluyorum.

Seçimde iki partinin birden birinci çıkması mantıken mümkün değil. Yalnızca bir parti birinci olabilir. HDP’nin veya HakPar’ın, Yeşiller’in, Azadî’nin, Özedönüş’ün, Mazlum – Der’in, TOKAD’ın, Sakarya Dayanışma Derneği’nin, Erciş Şafak – Der’in, “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” Girişimi’nin, “Sessiz Kalmamak Gerek” Girişimi’nin Türkiye Genel Seçimleri’nde birinci olması mümkün olmadığına göre, CHP ve MHP’nin ise hem ne oldukları mâlum ve hem de zaten biri AK Parti’yle öbürü de HDP’yle koalisyona asla yanaşmadığına / yanaşmayacağına göre, geriye kalan tek ihtimal olan AK Parti’nin tek başına iktidarı, milletimiz için hayırlı olmuştur kanaatindeyim.

Mevcut siyasî strüktür, AK Parti’nin tek başına iktidarından başka “hayırlı sonuç” sunmuyor. Dediğim gibi, CHP ve MHP’nin ne oldukları mâlum, HDP ise zaten iktidar olamaz. Şimdiki partiler eski dönemlerdeki ANAP, DYP, SHP, DSP gibi benzer de değil üstelik, dört parti var (AK Parti, CHP, MHP, HDP) ve her biri ayrı dünyaları / gezegenleri değil, ayrı galaksileri, ayrı evrenleri temsil ediyorlar. Zihniyetleri / ideolojileri o derece biribirlerine karşıt. Haliyle koalisyon olasılığı, asla ve asla yok bu ülkede. Dolayısıyla mecvut siyasî strüktürde geriye tek seçenek, hem Türkler hem Kürtler için “tek doğru” kalıyor, o da AK Parti’nin iktidarıdır. Tabiî ben olaya “strüktürel” baktığım için böyle yorumluyorum, fakat olaya “has-süktürel” bakanlar elbette hoşlanmayacaklardır bu söylediklerimden.

Şayet yerine demokrat, liberal, dîndar veya Kürdî bir iktidar gelecekse, AK Parti iktidarının miâdını doldurmasına benim hiçbir itirazım olmaz. Bilakis memnun olurum bundan. Fakat şayet yerine CHP ve MHP gelecekse, ben şahsen 1000 (yazıyla bin) yıl daha AK Parti iktidarında yaşamayı tercih ederim.

CHP ve MHP’nin ne oldukları mâlum, Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Kimse de kalkıp bana faşizmin sol ve sağ elleri olan CHP ve MHP’yi parlatmaya, onları şirin göstermeye kalkmasın. Beyinleri ideoloji ile zehirlenmiş bir avuç Kürt hariç, hiçbir Kürd’ü inandıramazsınız buna. Kürtçe’de çok güzel ve anlamlı bir atasözü vardır, adetâ zamane Kürtler’e ders niteliğindedir: “Dujmınê bavan, nabın dostê lavan.”Yani “Babanın düşmanı, oğullarına dost olmaz.”

Kısaca toparlamak ve sözü eğip bükmeden, herkesin anlayabileceği bir dilde net olarak ifade etmek istiyorum: 1 Kasım Genel Seçimleri sonucunda, şayet AK Parti tek başına iktidar olsa ve fakat HDP baraj altında kalmış olsaydı, bu hem Türkiye için hem de Kürtler için hiç de hayırlı olmayacaktı. Zirâ HDP’nin meclis dışı kalması, çok çok büyük bir kayıp olacaktı. Aynı şekilde, şayet HDP barajı aşmış olsa ve fakat AK Parti iktidarı CHP ve MHP’ye kaptırsaydı, bu da hem Türkiye için hem de Kürtler için hiç hayırlı olmayacaktı. Dolayısıyla ülkemiz ve milletimiz için, yani hem Türkiye ve Kürdistan için, hem de Türkler ve Kürtler için “hayırlı” olan, seçim sonucunda AK Parti’nin iktidarı CHP ve MHP’ye kaptırmaması, HDP’nin de % 10’luk antidemokratik seçim barajını aşıp aslanlar gibi meclise girmesiydi. Bu ikisinden birinin eksik olması, en başta Kürtler olmak üzere ülke için felâketti. Çok şükür ikisi de gerçekleşti.

Şayet AK Parti tek başına iktidar olsa ve fakat HDP baraj altında kalmış olsaydı, kurulacak olan hükûmet bir “savaş hükûmeti” olurdu. Şayet HDP barajı aşmış olsa ve fakat AK Parti iktidarı CHP ve MHP’ye kaptırsaydı, o zaman da kurulacak olan hükûmet bir “kaos hükûmeti” olurdu. Bu tespitimizden yola çıkarak, her seçimin ardından “Halk şunu dedi, halk şu mesajı verdi” gibi çitlembik yorumlar yapmaya meraklı olanlar, 1 Kasım’da halkın “savaş”a da “kaos”a da dur dediğini, halkın“barış”a ve “huzur”a oy verdiğini rahatlıkla ifade edebilirler.

Fakat dediğim gibi, ben hayata ve ülke gerçeklerine “strüktürel” baktığım için böyle düşünüyorum, ama hayata ve ülke gerçeklerine “has-süktürel” bakanlar bundan farklı şeyler söyleyeceklerdir.

Ama anlatacağız, anlatmaya devam edeceğiz.

Bu acılı toprakların, üzerinde yaşadığımız bu bereketli ama bir o kadar mahzun coğrafyanın, “Sol’un ortak zaferine” değil, “Milletin ortak zaferine” ihtiyacı olduğunu birilerine anlatmaya devam edeceğiz. Anlar mı, anlamak ister mi, bilmem, ama ben bunu O’na anlatana, O da bunu anlayana kadar anlatmaya devam edeceğim.

     – En büyük şoku MHP yaşadı. Büyük bir oy kaybıyla seçimden çıkan MHP’nin bu başarısızlığını siz neye bağlıyorsunuz?

Seçimin en büyük kaybedeni, MHP’dir. Devlet Bahçeli faktörünün yanısıra, eğer bunun sebebi, Türk millîyetçiliğinin – şovenizminin bu topraklarda gerilemesi, artık eskisi gibi fazla taraftar bulamaması ise, MHP’nin oy kaybı hayırlı bir gelişmedir. Yok eğer bunun sebebi, İslamcı çizgiden gittikçe Türk millîyetçiliği çizgisine kayan AK Parti’nin zaten “MHP’lileşmesi”, dolayısıyla MHP zihniyeti zaten artık AK Parti’de kendini bulduğu için tercihini “en güçlü ırkçı parti” AK Parti’den yana yapması ise, o zaman MHP’nin oy kaybı hiç de hayırlı bir gelişme değildir. Gönlüm, realitenin birinci şık olmasından yana ancak korkarım ki doğru olan, ikinci şık.

     – Bir diğer hayâl kırıklığı yaşayan HDP oldu. 5 ay içinde ne değişti de HDP böyle bir sonuç aldı?

     HDP hayâl kırıklığı yaşamadı, HDP hayâl kırıklığı yaşattı. 1 Kasım’da HDP’nin hayâl kırıklığı yaşamasının sebebi de, 7 Haziran’dan bu yana yaşattığı hayâl kırıklığı sebebiyledir.

Buna girmeden önce, önemli gördüğüm ama başkalarının önemli görüp görmeyeceğini bilmediğim bir hususa değinmek istiyorum:

Normal zamanlarda HDP’yi en sert biçimde eleştiren isimlerden biriyim. Tabiî bunu düşmanlık temelinde değil, asla, bilakis mevcut hataların mümkün mertebe aza indirilmesi, Kürt hareketinin daha iyi duruma gelmesi, Türk Solu’na kuyrukçuluk yapmayı bırakıp Kürt halkına ve Kürdistan’a hizmet yapması için yapıyorum. Yani her ne kadar eleştirilerim çok sert oluyorsa da, bunu düşmanlık duygularıyla değil, bilakis onların iyiliğini istediğim için yapıyorum.

Fakat buna rağmen, seçim zamanlarında asla ve asla HDP / BDP’yi eleştirmem, en ufak bir eleştiri, kinaye, iğneleme dahi yapmam. Neden yapmıyorum bunu? Normal zamanlarda en sert bir biçimde eleştirdiğim HDP / BDP’ye seçim zamanlarında niçin en ufak bir eleştiri dahi yapmıyor, aleyhlerinde tek cümlelik birşey bile yazmıyorum? Anlamak isteyenler için, sebebi gayet açık: Çünkü seçime giriliyor ve asla ve asla, bir Kürt partisine zarar vermek istemem. Sol, Sağ, İslamî, siyasî çizgisi ne olursa olsun, dünya görüşü ve ideolojisi ne olursa olsun, aziz Kürt milletinin içinden çıkmış, Kürtler için mücadele ettiğini iddiâ eden hiçbir Kürt hareketine, Kürt partisine, Kürt camiâsına, Kürt derneğine, Kürt medyasına ve Kürt aydınına zarar vermek istemem. Hatta bırakın böyle bir şeyi yapmayı, bunu yapmayı ihanet ve kalleşlik olarak görürüm.

Aynı şekilde, sosyal medyada ve çeşitli Kürt sitelerinde yazılanlara bakarsanız, Türk aydınlarına sabah akşam methiyeler dizen Kürt yazarlarının ve gençlerinin, bütün gün – başta ben olmak üzere – Kürt aydınlarına saldırıp hakaret ettiklerini, tek yaptıkları işin sabah akşam Kürt aydınlarını diline dolayıp onların gıybetini, dedikodusunu yapmak olduğunu görürsünüz. Bir Türk yazarın bir tek doğru sözü / yazısı yüzünden onu göklere çıkaran, methiyeler dizen, öte taraftan da bir Kürt yazarın bir tek yanlış sözü / yazısı yüzünden ona dünya kadar küfür, hakaret etmekten edep ve hâyâ etmeyen bir Kürt medyası / Kürt gençliği gerçeği var ne yazık ki.

Ancak ben bunu yapmam. Yapmaktan hicap duyarım. Kürt medyasının içine sızdırılmış, köşe verilmiş Kemalist Türk yazarlarının pisliklerini ifşâ etmekten ve onların ajan, provokatör suratlarına tükürmekten müthiş bir keyif alırım ancak, Kürt yazarlara asla laf etmem, kötü söz söylemem, arkadan gıybetini yapıp kötülemem. Kürtler benim kardeşlerimdir, benim de mensubu olduğum Kürdistan ailesinin ferdidirler. Hele hele eline kalem almışsa, Kürtler’e hizmet etmeye çalıştığını iddiâ ediyorsa, Kürtler için çalıştığını iddiâ ediyorsa, benim için o insan daha da kıymetlidir.

Dolayısıyla, gerek yazarlık yaptığım gazetelerde ve web sitelerinde, gerekse kendi Twitter ve Facebook sayfalarımda yazdıklarımın tamamına bakarsanız, şunu görürsünüz: Normal zamanlarda HDP / BDP’yi en sert biçimde eleştiren isimlerden biri olduğum halde, seçim zamanlarında en ufak bir eleştiri dahi yapmıyor, hatta tam tersine başarılı olmaları yönünde bir gayret içinde bulunuyorum.

Peki bunun sebebi nedir? Niçin böyle davranıyorum? Bunun sebebi, ideolojik değil millî bir ahlâka sahip olmamdır. Benim örnek aldığım ahlâk, Pêşava Qazî Muhammed (rh. a.) ve Mella Mustafa Barzanî (rh. a.)’nin ahlâkıdır. Kürdistan’ın millî rehberi Pêşava Qazî Muhammed (rh. a.), bizlere şu nasihatte bulunmuştur:

     “Kürdistan tüm Kürtler’in evidir. Her evde, ev sakinlerine bildikleri iş verilir. Artık ötekilerin kıskanma hakları yoktur. Kürdistan da böylesi bir evdir. Eğer siz birinin bu evde çalışabileceğini biliyorsanız, bırakın çalışsın.

     Onun işine taş koymak, olmaz artık. Sizden birinin omuzlarında büyük sorumluluklar olmasından, yerine getireceği, sorumluluk duyacağı bilinenlerin payına büyük işler düşmesinden ve onun da bu işleri yapmasından üzüntü duymak olmaz. Emin olun ki Kürt kardeşin kindar düşmandan daha iyidir. Biribirinize karşı tamahkâr olmayın.

     Her milletin başarı sembolü, millî birliktir, işbirliği ve dayanışmadır. Millî birliğini sağlamayan, uyumu olmayan her halk, her zaman düşmanın baskısına maruz kalır, ezilir. Düşmanlarının baskısından kurtulan milletler de sizin gibiydiler, ama onlar kurtuluş için millî birliklerini sağlamışlardı. Yeryüzündeki tüm halklar gibi artık siz de ezilmeyin. Birlik olursanız, birbirinizi kıskanmazsanız, kendinizi düşmana satmazsanız, siz de kurtulursunuz.

     Biribirinizi tutmadığınız müddetçe başarılı olamazsınız. Biribirinize zûlmetmeyin. Çünkü Allah zalimleri çok erken yok eder. Zûlüm ortadan kalkacak, bu Allah’ın sözüdür. Allah zalimden intikam alır.”

Kürt partilerinin ve siyasî hareketlerinin Kürt halkının genelinden destek alamamalarının ve bugün Kürt entelijansiyasının içler acısı halinin, Kürt aydınlarının bugünkü pespaye ve acınacak durumdaki hallerinin en temel sebebi, rehber Qazî Muhammed’in yukarıdaki nasihatlerine göre hareket etmemeleri, böyle bir millî ahlâka sahip olmamalarıdır.

İmdi… Seçimler geride kaldığına göre ve önümüzde – çok şükür – yeni bir seçim süreci olmadığına göre, dolayısıyla tekrardan normal bir zamana girmiş bulunduğumuza göre, ben de HDP’ye yönelik eleştirilerimi, seçimde zarar görmesin diye aylardır içimde saklı tuttuğum eleştirilerimi dile getireyim:

7 Haziran, Kürt siyasal hareketinde ve genel olarak tüm Kuzey Kürdistan için çok önemli bir dönemeçtir. Bir “kırılma noktası”dır. Zirâ sol – seküler bir fikrî temelde yükselen ve 35 yıldır silahlı mücadele veren, 25 yıldır da sistemiçi demokratik siyaset yapan bu hareket, var olduğu günden bu yana, yani 25 – 35 yıllık tarihi boyunca ilk kez Kürt halkının genelinden ve bilhassa dîndar Kürtler’den böylesine kapsamlı, kitlesel ve toplu bir destek aldı. Dîndar Kürtler’den, mazlum ve Müslüman Kürt halkından böylesine muazzam bir desteği – hem de firesiz – almak, bu hareketin var olduğu günden bu yana hayâl bile edemeyeceği bir durumdu. Dîndar Kürtler, Kürdistan’daki İslamî camiâlar ve nerdeyse tamamı sol – seküler çizgide olan Kürt siyasî partilerinin tam aksine ezici çoğunluğu dîndar – İslamî kimlikli olan Kürt entelijansiyası, Kürt aydınları, bütünüyle HDP’yi desteklediler. Bu İslamî camiâların ve Kürt aydınlarının önemli bir kısmı açık açık destek verip, hatta seçim çalışmaları esnasında da HDP için oy toplarken, açık destek vermeyen İslamî camiâlar dahi en azından HDP’ye zarar vermemek için sessiz kaldılar, sustular. Yani bir bakıma, dolaylı olarak destek verdiler.

7 Haziran seçimlerinde, başta Azadî Hareketi olmak üzere İslamî çizgideki Kürt camiâları HDP ile “seçim ittifakı” kurdular ve her türlü desteği sundular; hatta Kürdistan il ve ilçelerinde kapı kapı dolaşarak HDP için oy topladılar; seminerler, toplantılar tertipleyerek halkımızı HDP’ye destek olmaya çağırdılar. Başta bu fâkir kardeşiniz olmak üzere dîndar Kürt yazarları / aydınları, HDP’ye olağanın üstünde bir destek sundular, yazılarıyla, konuşmalarıyla, sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarla halkımızı HDP’ye destek olmaya yönlendirdiler. Müslüman Kürt halkı, tüm inancıyla, sabrıyla, dûâlarıyla, geceyarıları evlerinde Qur’ân-ı Kerîm’ler okuyarak HDP’nin başarısı için Allah’tan yardım dilediler. Kürt anaları, HDP’nin başarısı için geceden sabahlara kadar Qur’ân okudu, Yasin’ler okudu, hatim indirdiler. O süreçte en az onlarca sosyal medya kullanıcısının HDP başarılı olsun diye evde kendi annesinin Qur’ân okurken çekilmiş fotoğraflarını paylaştığını gördüm. Bu fotoğrafları ben Facebook ve Twitter’de bizzat kendim gördüm, defalarca gördüm. Hatta onları görünce, HDP’nin başarısı için evlerinde Qur’ân okuyan, hatim indiren o çilekeş annelerimizin fotoğraflarını görünce, “Tamam” dedim, “HDP bu işi başardı” dedim.Çünkü evlerinde Qur’ân okuyan ve dûâ eden o çitli kadınlar, elleri ve alınları nasırlı o yaşlı kadınlar, dünyanın en büyük gücüdür. O gücün üstünde hiçbir beşerî güç yoktur. Şayet o gücü arkanıza almışsanız, hiçbir güç bileğinizi bükemez sizin.

Nitekim öyle de oldu. Müslüman Kürt halkının, İslamî çizgideki ve Kürdistanî / Mesud Barzanî çizgisindeki Kürt aydınlarının ve çevrelerinin ortak emek ve çabasıyla, HDP inanılmaz bir başarıya imza attı, tarihî bir zafer kazandı.

Fakat devamında ne oldu? Seçim bittikten iki saat sonra yapılan HDP basın toplantısında konuşan Selahattin Demirtaş, çıkıp şunu söyledi: “Bu zafer, Sol’un ortak zaferidir.”… Bitti, bu kadar!…

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 7 Haziran sürecinde yaşanan – yukarıda anlattığım – gerçekleri, bütün o yaşananları adetâ inkâr ederek, İslamî Kürt çevrelerinin ve dîndar Kürt aydınlarının, velhasıl Müslüman Kürt halkının o insanüstü çabasına, o gıpta edilecek emeğine en büyük vefasızlığı yaparak, Müslüman Kürt halkının çabası ve kazandığı başarıyı götürüp kendine bile faydası olmayan kıytırık Türk Solu’na mal etti, onların hanesine yazdı: “Bu zafer, Sol’un ortak zaferidir.”… Kimse kalkıp da aklımızla alay etmesin, insanları da salak yerine koymasın. Demirtaş’ın bu sözünde geçen “ortak” kelimesi, direk olarak Türk Solu’nu nitelemektedir. Böylece HDP’nin 7 Haziran’da kazandığı tarihî başarıda en az payı olan, hatta belki de hiç olmayan Türk Solu “zaferin mimarı”, hatta “zaferin asıl sahibi” olurken, bu tarihî başarıyı insanüstü emek ve çabalarıyla gerçekleştiren asıl güçler olan İslamî camiâlar ise, birer “piyon” muamelesine tabi tutularak “Bu arada kazanılan bu zaferde bize destek olan Azadî, Özedönüş, Med – Zehra…” diye isimleri tek tek okunarak teşekkür edildi. Ama onlar “zaferin sahipleri” değil, onlar sadece piyon, “zafere destek verenler” idi onlar, piyon; zafer Sol’un zaferi, “ortak zafer”, yani Türk Solu!… Zaferin mimarları ve sahipleri Solcu Türkler! Dîndar Kürtler sadece piyon, sadece “destek verenler”…

Zaferin sahibi Solcu Türkler, yani Davutoğlu’nun konuştuğu Konya Kürtçesi’yle söylemek gerekirse, “Türkan Yoldaş”; bizler ise sadece “Kürdan”… Kürdanı bilirsiniz, dişlerin arasını temizliyorsunuz onunla. İyi temizledik doğrusu, dîndar Kürtler olarak Türk Solu’nun dişlerini iyi parlattık malesef, iyi temizledik. Ne diyeyim? Diş sağlığı önemli tabiî ki. “Kürdan” zaten bu iş için var. “Türkan Yoldaş”ın dişleri parlak olun diye var “Kürdan”.

İmdi, gerek Kutsal Kitaplar’da anlatılan kıssalara baktığımızda ve gerekse bilge adamların öğüt ve öğretilerini okuduğumuzda, şöyle bir “hayat dersi” olduğunu görürüz: İnsanların ve toplulukların elinde güç yokken, onların gerçek yüzlerini göremezsiniz. Çünkü güçsüzken herkes iyidir, söylemleri güzel, hak ve doğrudur. Allah Tebareke we Teâlâ, insanları ve topluklukları hem sınamak ve hem de gerçek yüzlerini ifşâ etmek için, onlara güç verir, iktidar verir. Zirâ kimin ne mal olduğu, eline güç geçince, iktidar olunca belli olur.

Örneğin 90’lı yıllarda İslamcılar bir umut idi bu ülkede. Çünkü söylemleri haktı ve en güzel şeyleri İslamcılar söylüyordu. İslamcılar bu coğrafyada hak ve hakikati temsil ediyordu. Sonra ne oldu? İktidar oldular ve ne mal oldukları meydana çıktı. 90’lı yılların o en hakkaniyetli, en erdemli kesimi gözüyle bakılan İslamcılar’ın, aslında CHP ve MHP’den bile daha gerici bir zihniyeti temsil ettiği, AK Parti iktidarıyla birlikte ifşâ oldu. 90’lı yıllarda İslamcılar’ın gücü yoktu ama sözü vardı, şimdi ise gücü var ama sözü yok.

7 Haziran 2015’ten sonra da HDP elde etti güç. 7 Haziran – 1 Kasım arasında yaşadığımız 5 aylık bir HDP iktidarı var aslında. İktidar demek, illâ ki 276 milletvekiline sahip olmak demek değildir.

İmdi…

7 Haziran sürecinde bol bol “İslam”, “Qur’ân”, “Peygamber”, “Adalet”, “Medine Vesikası”, “Ebû Zerr”, “Hz. Ali”, “Ali Şeriatî”, “Bediuzzaman”, “Şeyh Said”,“Kürt”, “Kürtçe”, “Kürtler”, “Kürt Halkı”, “Kürdistan” terimlerini kullanarak Kürt halkından oy toplayan HDP’nin, 7 Haziran’dan sonra yaptığı icraatları hatırlatacağım.

Bu hatırlatmaları yaparken, kendimden hiç ama hiçbir yorum katmayacağım, kendim hiçbir şey söylemiyeceğim, sadece ve sadece HDP’nin 7 Haziran – 1 Kasım arasında, o kısacık 5 ay içinde neler yaptıklarını zikredeceğim:

     – HDP’nin başarısını anlatırken, sadece AK Parti’yi değil, “Barzanî gericiliği” olarak nitelendirdiği Kürdistan Başkanı ve Kürt Millî Lideri Sayın Mesud Barzanî’yi de ve Barzanî ile birlikte “ilkel” olarak nitelediği Kuzey Kürdistan’daki Kürt millîyetçiliğini de “kaybedenler” arasında saymak (Cemil Bayık, “Serxwebûn” dergisinin 7 Haziran seçimlerinden sonra çıkan ilk sayısındaki 5 sayfalık uzun yazısı)

     – Kürdistan Başkanı ve Kürt Millî Lideri Sayın Mesut Barzanî’ye “Puşt” diyerek hakaret etmek (HDP İstanbul Milletvekili Sezai Türkan)

     – Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrıda bulunarak, bağımsızlığa doğru giden Kürdistan Devlet Başkanı Mesud Barzanî’yi durdurmasını ve Kürdistan’ın istiklâlini engellemek için TSK’nın Kürdistan’a saldırmasını talep etmek (HDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Türkan)

     – Kobanî’ye yönelik IŞİD barbarlarının gerçekleştirdiği intihar saldırısında çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşan 200’den fazla Kürd’ün korkunç bir katliâma uğramasından sadece 48 saat sonra, yani daha katliâm kurbanlarının cenazeleri dahi defnedilmemişken ve Kürt halkı “millî yas” tutarken, üstelik Kürdistan halkının tarihsel millî ve İslamî rehberi olan Şeyh Said (rh. a.)’in darağacında idam edilişinin yıldönümü olan 28 Haziran gününde, üstelik insanların oruçlu olduğu mübarek Ramazan ayında, İstanbul’daki bir sapık gösteriye katılıp ibneler ve ibnelik için yürümek, “Recep ile Şaban’ın aşkına Ramazan engel olamaz” gibi iğrenç ve sapık sloganlar atarak mide bulandırmak(HDP’nin Türkan milletvekilleri Ertuğrul ve Sırrı Süreyya)

     – Şehir sokaklarına astıkları bilboardlarda İslam Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (saw)’yı “çocuk tecavüzcüsü” ve “cinsî sapık” olarak göstermek(Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi)

     – En son icraat olarak da, 1 Kasım seçimlerinden sadece 2 gün önce, “Bu ülkeyi kimseye böldürtmeyiz, Türkiye’den toprak koparmaya çalışanlar karşısında bizi bulur” diyerek Kürt halkını tehdit etmek (“Benim Ağrı’da ne işim var?” diye soran ve kendisi Ege’nin incisi Muş’ta doğmuş olan Sırrı Sakık)

Evet, maalesef… Yukarıda anlattığım olaylar, sadece 7 Haziran’dan sonra, HDP’nin kazandığı o muazzam seçim zaferinden sonra yaşananlar, sadece bu son 5 ay içinde HDP’nin imza attığı icraatlar.

Kendimden hiçbir yorum katmadım, hiçbir eleştiri yapmadım. Sadece yaşanan olayları anlattım. Daha odur hendeklere, onlarca gencimizin bir hiç uğruna ölümüne sebep olan “özerklik” tiyatrosuna hiç girmedim bile. Yani her ne kadar ahlâksız birileri yine ortaya çıkıp bize saldıracak ve bizi HDP düşmanlığı yapmakla suçlayacak ise de, ben aslında burda bile HDP’yi kayırır bir tavır sergileyerek PKK’nın yaptığı ve sebep olduğu hiçbir felâketi HDP’ye yıkmadım.

PKK’yı hiç karıştırmadan, sadece HDP’nin yaptıklarını anlattım. Üstelik HDP’nin icraatlarını anlatırken, sıradan HDP üyelerinin, HDP gençlik kollarındaki 16 – 17 yaşlarındaki ergenlerin yaptıklarını anlatmadım. HDP’nin bizzat milletvekillerinin yaptıklarını anlattım. HDP’nin üst düzey isimlerinin yaptıkları. Oylarınızla, en önemlisi dûâlarınızla meclise gönderdiğiniz kişilerin yaptıkları.

Yukarıda anlatılan hadiseler, 7 Haziran’dan önce bol bol “İslam”, “Qur’ân”,“Peygamber”, “Adalet”, “Medine Vesikası”, “Ebû Zerr”, “Hz. Ali”, “Ali Şeriatî”,“Bediuzzaman”, “Şeyh Said”, “Kürt”, “Kürtçe”, “Kürtler”, “Kürt Halkı”,“Kürdistan” terimlerini kullanarak Kürt halkından oy toplayan HDP’nin, 7 Haziran’dan sonra yaptığı icraatlar.

     – İslam’a ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed (saw)’e saldırı ve hakaret var.

     – Kürdistan’ın tarihsel dînî ve millî lideri Şeyh Said (rh. a.)’in rûhunu incitmek ve aziz hatırâsına saygısızlık etmek var.

     – Kürdistan Devlet Başkanı ve Kürt Millî Lideri Sayın Mesut Barzanî’ye saldırı, hakaret ve küfür var.

     – Mesud Barzanî’yi durdurmak için “seni başkan yaptırmayacağız” dedikleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrı var ve Türk ordusuna Kürdistan’a saldırma talebi var.

     – Mübarek Ramazan ayıyla dalga geçmek var.

     – Kobanî şehîdlerine saygısızlık var.

     – Kürdistan’ı 5 parçaya bölen sınırlara ve dikenlitellere dokunmamaları için Kürt halkına tehdit var.

Ve bunlar HDP’nin sadece 7 Haziran’dan sonraki icraatlarıdır kardeşlerim, sadece son 5 aydaki icraatları.

Aziz Kürt milletinin bütün değerlerine saldırı ve hakaret var. İslam, Hz. Muhammed, mübarek Ramazan ayı, Şeyh Said, Mesud Barzanî, Kürdistan’ın istiklâli, Kobanî şehîdleri; Kürt halkının bütün maddî ve manevî değerlerine saldırı var.

Peki, bütün bu olumsuz icraatların yanında, bana HDP’nin 7 Haziran’dan bu yana Kürtler’e ve Kürdistan’a yaptığı bir tane hizmetini söyleyebilir misiniz? Sadece bir tane?

     – Anket şirketlerinin hiçbirinin tahmini tutmadı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Anket şirketlerini kaale alan bir insan değilim. Anket şirketleri nedirler, nasıl çalışırlar, bu anketleri nasıl yapıyorlar, hiç bilmiyorum. Bu soruyu yanlış insana soruyorsunuz.

İlgim olmayan konuda bilgim, bilgim olmayan konuda da fikrim olmaz. Olmamalı.

     – AK Parti tek başına iktidar oldu. Genel bir değerlendirme yaptığınızda nasıl bir tablo ortaya çıkar?

2010’dan sonraki, yani şimdiki AK Parti, yukarıda da ifade ettiğim üzere, CHP ve MHP’den daha gerici bir partidir. Zirâ CHP ve MHP, “Türk ırkçısı”dırlar ancak – şimdiki – AK Parti hem “Türk ırkçısı” hem de “bağnaz mezhepçi” bir yapıya sahip. Yani iki mikrobu birden taşıyor bünyesinde; “kavmiyetçilik” ve “mezhepçilik”.

Eğer aynı AK Parti olarak yoluna devam ederlerse, bu zamana kadar bize yaşattıkları felâketleri ve ahlâksızlıkları yaşatmaya devam edecekler demektir. Temennim odur ki, böyle olmasın. İflah olmaz gibi duruyorlar ama inşallah iflah olurlar.

AK Parti’nin 2010’dan önceki çizgisine geri dönmesi lazım. Geçmişe dönebilirse, iyi bir gelecek sunabilir.

2010’dan önceki AK Parti, iyi bir vizyona sahipti. Adalet ve özgürlüğü her kesim için isteyen, sosyal adalete inanan, insanlar arasında ayrımcılık yapmayan, toplumu kutuplaştırmayan hatta kaynaştıran, Avrupa Birliği’ni hedeflemiş bir partiydi. O partinin geri gelmesi lazım. Suriye’deki barbar terör örgütlerine mi teslim ettiler yoksa Saray’ın bahçesine mi gömdüler bilmiyorum ama, o partiyi her nereye sakladılarsa, oradan tekrar çıkarmaları lazım. O parti geri gelmeli, 2010’dan önceki AK Parti geri gelmeli.

Eğer 2010’dan önceki AK Parti geri gelmeyecekse, 1 Kasım’da AK Parti’nin tek başına iktidar olması ülkeye felâketten başka hiçbir şey getirmeyecek. Çok net! Keşke sadece ülkeyle kalsa, tüm Ortadoğu’ya felâket getirecek.

Ancak 2010’dan önceki AK Parti geri gelirse, ülke yeniden düzlüğe çıkabilir.

Velhasıl hem Türkler hem Kürtler için, tüm ülke için kurtuluşun ve düzlüğe çıkmanın yolu, AK Parti’nin 2010’dan önceki çizgisine dönmesi, HDP’nin ise Türk Solu’na kuyrukçuluk yapmayı bırakması, kendi içindeki Kemalist kanadı bünyeden çıkartıp atmasıdır.

Velhasıl-ı kelâm, sorun ve başımızı ağrıtan AK Parti ve HDP’dir ancak, kurtuluş da yine bu iki partidir.

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Gerçek bilgi ve hakikat, ancak O’nun katındadır.

     Söyleşi: Hacer Korkmaz

     7 SABAH

     4 KASIM 2015

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER